ARTHUR RIMBAUD'NUN CEHENNEMDE BİR MEVSİM ADLI YAPITINDA DİNSEL İMGELER (BİR OKUMA DENEMESİ) HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ FRANKOFONİ SAYI 32 / 2018

Description
LES SYMBOLES RELIGIEUX DANS UNE SAISON EN ENFER D'ARTHUR RIMBAUD Une Saison en enfer est l'unique oeuvre publiée (1873) par Arthur Rimbaud (1854-1891) de son vivant. Elle est constituée de neuf poèmes en prose dans lesquels le poète relate sa

Please download to get full document.

View again

of 8
All materials on our website are shared by users. If you have any questions about copyright issues, please report us to resolve them. We are always happy to assist you.
Information
Category:

Engineering

Publish on:

Views: 0 | Pages: 8

Extension: PDF | Download: 0

Share
Transcript
  ARTHUR RIMBAUD’NUN CEHENNEMDE BİR MEVSİM   ADLI YAPITINDA DİNSEL İMGELER    (BİR O KUMA DENEMESİ )   Duran İÇEL    LES SYMBOLES RELIGIEUX DANS UNE SAISON EN ENFER   D’ARTHUR RIMBAUD   Une Saison en enfer    est l’unique œuvre publiée (1873) par Arthur Rimbaud (1854 -1891) de son vivant. Elle est constituée de neuf poèmes en prose dans lesquels le poète relate sa condition humaine à l’égard des dogmes sociaux et religieux préétablis, sa liaison d’amour interdit avec Verlaine et sa position de poète contre la poésie classique.  Son attitude envers tout ce qu’il méprise s’affirme parfois par une révolte ferme parfois indécise et parfois par des va -et-vient temporels qui créent un déchirement entre le passé et l’état actuel. Le lecteur devant le portrait protéiforme de Rimbaud ( voyou, adultère, lyrique, moderne , etc. ) ressent vivement le déroutement dans l’agencement de l’histoire du poète qui dirait -on a l’ambition d’introduire tout le monde dans son univers où il serait la seule image mythique persistante. Pour ce faire, Rimbaud se lance dans un combat spirituel et initiatique à la fois contre tous les notions et motifs religieux qui, selon lui, forment des obstacles devant le progrès de l’humain. Face à la religion qui conditionne l’homme dans tous ses actes, Rimbaud opte pour la science positive qui devrait apporter quelques remèdes aux malheurs de l’homme moderne. De son côté, Rimbaud se montre conscient de pouvoir posséder en même temps tous ces portraits qui portent le risque de se contredire et qui témoignent de l’altérité tant sur le plan biographique que poétique. Mots- clés:  Arthur Rimbaud, Une Saison en enfer, Symbolisme, Paradigmes, Eléments mystiques, Lyrisme épique.   RELIGIOUS IMAGES IN THE ARTHUR RIMBAUD’S WORK CALLED  A SEASON IN HELL The poetry book called  A Season in Hell  (1873) is the only book published by Arthur Rimbaud (1854-1891) who is the one of the prominent people in the French symbolism in the 19th century. The work is composed of nine prose poems and the  poet discusses the humanity situation towards the social and regional law and dogmas, the relationship between himself and Verlaine who is considered as another important poet in that period, the comparison of his poetry and classic poetry in the  book. His attitude towards all the perceptions, traditions and the institutions that he considers worthless is sometimes decisive, sometimes like an unusual rebellion and, sometimes it occurs with tides between past and present. The reader may not keep up with some parts of the poet’s life story because of his incon stant and plural appearance ( bastard, haunted, modern, poet,  etc.). It is likely that the poet has an aim to include all characters and everybody into his poem universe where he will stay as an only legendary image. In parallel with this objective, Rimbaud crusades against regional concepts and images that he considers as obstacles against evolution of humanity in a spiritual way, based on the basis of polysemy. He  puts forward to positive sciences as a solution against the religion which restricts the individual in his/her all actions and forms him/her according to its rules. In his opinion, science will be able to find solutions for dilemmas and suffer of modern  people. In addition, the reader has a perception like that the image of the individual Rimbaud can be mistaken for the poet Rimbaud, they conflict with each other, and the one marginalizes the other because of his different appearances as characters, his ability to represent them and his awareness of it. Keywords:  Arthur Rimbaud, A season in Hell, Symbolism, Religious Images, Lyric Discourse.   G iriş   Arthur Rimbaud’nun (1854 -1891) hayattayken yayımlattığı tek kitap olan Cehennemde Bir  Mevsim   (Ekim 1873), “Sözün simyası” ve “Ben bir başkasıdır” söylemlerinin irdelendiği dokuz düzyazı şiirinden oluşmaktadır.  Eskiden ,  Kötü Kan , Cehennemin Gecesi , Say ıklamalar I: Deli Bakire , Çekilmez Güvey , Sayıklamalar II: Sözün Büyücülüğü , Olanaksız , Şimşek  , Sabah  ve  Elveda i    başlıklı şiirlerinde, Rimbaud insanın özgürlüğünü kısıtlayan ve tüm dogmaların kaynağı olarak gördüğü din sorunsalını, gerek maddi ve tinsel dünya arasındaki gelgitlerle, gerekse Paul Verlaine ile yaşadığı ilişkinin yansımalarıyla işlemektedir. Din sorunsalının şiirsel ifadesinde, Rimbaud lirik bir söylemi tercih etmektedir. Ne var ki bu lirik “ben”, destansı bir hüviyete bürünmekte; birden fazla  Rimbaud  portresini çizebilmek gibi bir özelliği ortaya koyabilmektedir: Serseri Rimbaud, lanetli Rimbaud, modern Rimbaud, şair Rimbaud    vb. Böylesi değişken portrelerle, Rimbaud şiirlerinde kendi mitini yaratmaktadır. Cehennemde Bir Mevsim ’de, çocukluğa özlemi ve klasik (romantik) “Güzellik” anlayışını yerden yere vurduğu ilk şiirinden, kısır bir döngü olarak kalan travmalarının özetlendiği  Elveda   şiirine kadar, Rimbaud lirik vurgusunu dil düzeyinde de “çok anlamlılık” esasına göre yapmaktadır. Yeni şiir anlayışının “  bilinmezin ”    peşinde olması gerektiğine inanan şair, klasik estetik anlayışlara, toplumsal geleneklere ve dinsel dogmalara karşıtlığını hicivli bir dille ortaya koymaktadır. ii      Yrd.Doç.Dr. , Kırıkkale Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Öğretim Üyesi  dicel2000@yahoo.fr      Illuminations  (1886) ile birlikte Cehennemde Bir Mevsim , Rimbaud’nun kısa şiir serüvenindeki son dönemini işaret etmektedir. Daha önceleri, Hugo, Musset ve Baudelaire iii   çizgisinde yazdığı sone    biçimini terk eden Rimbaud, yeni şiirini “ben merkezli” bir anlayışla dile getirmektedir. Bir bakıma, “görünen ben” ile “gizli ben” arasındaki bir gelgitin yansıdığı bir şiir anlayışıdır bu; söz konusu bu anlayışın içinde “gerçek âlem” ve “görünmeyen (gerçeküstü) âlem”, “bireysel dünya ve toplumsal düzen”, “özgürlük ve esaret duyguları” diyalektik olarak bir aradadırlar. Bu çerçevede, Rimbaud’nun “ben bir başkasıdır” söyleminin içinde tüm bu unsurlar birbirlerini tamamlayan işlevlere sahiptir. Bu unsurları besleyen şairin bizzat kendi yaşamındaki –    çocukluk dönemlerinden itibaren başlayan –    fırtınalı dönemleridir. Çocukluk döneminde, Arthur Rimbaud’nun öz beninin bastırıldığı bir dönemi görebilmekteyiz: küçük yaşta babasız kalması, son derece otoriter ve koyu bir Katolik anlayışındaki anne elinde büyümesi, ileride onu her türlü değere saldırmak gibi bir tutuma sürükleyecektir:    Aile ortamı,  H  ristiyan ve burjuva ahlak değerleri lise çağına kadar Rimbaud’yu tam bir kıskaç içinde tutmuştur. Bu kalıplar içinde kendisini sığdırdığı ölçüde Rimbaud parmakla  gösterilecek örnek bir çocuktur[…] Geleneksel değerler sisteminin baskısı giderek arttıkça olması dışına çıkmaması gerektiği şeyi ona giderek daha yoğun bir biçimde duyumsattıkça, Rimbaud’da kendi savunma mekanizması (auto - défense) hızlı bir oluşum  sürecine girer. Kendine kabul ettirilmek istenen kalıba her ne pahasına olursa olsun  girmemek için ‘ben’i kapanır, kendini korumak amacıyla önlem alır ve bir bakıma bir  savaşım süreci başlatır  . ( Özmen, 1992: 37)   Bu savaşım, Cehennemde Bir Mevsim ’de birçok karşıt unsurun bir arada olması ve özellikle dinsel imgelerin ironisi biçiminde yer almaktadır. Çalışmamızda, bu ironinin dinsel unsurlardan hareketle gerek Rimbaud’nun özel yaşamında, gerekse şiir estetiğinde nasıl sıra dışı bir olguya ve eyleme dönüştüğü incelenmektedir. Dinsel imgelerin ironisi, Rimbaud’nun kendi yaşam felsefesi içinde, kendi insanlık durumunu sorguladığı birer referans olmalarının yanında, kanımızca, şairin modern şiir anlayışına da temel oluşturmaktadır.   Geçmiş - Şimdi Paradigmasında Tanrı - Şeytan İmgeleri   Rimbaud için “geçmiş”, tüm olumsuz unsurların yoğunluğunu taşımasına rağmen “ş imdiki zaman ”a kıyasla adeta “ bütün yüreklerin açıldığı, bütün şarapların aktığı ” (CBM: 57) bir şölen görünümündedir: Şair  , silikleşip giden ya da ötelediği ve toplumsal kurallarla biçimlenen “çocuk Rimbaud  ”   imgesine inancının da anahtarı olarak gördüğü “ iyilik  ”   kavramını yükler.   Çocuk Rimbaud   Tanrı’nın görmek istediği imgedir; şimdiki Rimbaud ise Şeytan’ın yanında yer alan ve Tanrı’ya baş kaldıran lanetli bir kişidir: “  Mutsuzluk tanrımdı benim. Çamura uzandım boylu boyunca ” (CBM: 57). Tanrı - Şeytan ya da Gü zellik- Çirkinlik karşıtlığına koşut olarak karşımızda iyi-lanetli ikilemini yaşayan bir şair portresi durmaktadır. Şair, kişiliğinde baskın olan lanetli yanının çocukluk dönemlerinin yanı sıra daha da geçmişten   geldiğinin; Galyalı atalarından genetik olarak aldığının savını ileri sürerek bir çeşit kendini aklama yoluna gider.  Kötü Kan   adlı şiirinde, Rimbaud, geçmişinin aslında aşağı bir soydan olduğuna; Katolik inancın cenderesindeki sıradan bir Fransız ailesinden geldiğine vurgu yapar ve “  Anımsamıyorum bu   dünyadan ve Hristiyanlıktan daha ötesini. Kendimi hep bu geçmişte düşünüşüm, son bulmayacak. ” (CBM: 60 - 61) diyerek geçmişinin kişiliğini ne denli sarstığını ve çıkmazlara soktuğunu belirtir. Rimbaud için söz konusu çıkmazdan kurtulmanın ve yeni  başlangıçların tek yolu bilimdir. Materyalist anlayışın ışığında bir yaşamı tercih eden Rimbaud için “akıl”   iyilik anahtarını eline verebileceği yegâne unsurdur. Rimbaud için Tanrıyı ve ilahi değerleri simgeleyen ne varsa hepsi özgürlüğü ve “beni”   kısıtlayan şeylerd ir  iv . İlahi kavramlara alaycı bakış şöyle dile gelir: “ Geri geliyor pagan kan! Yakındır Kutsal Ruh, soyluluk ve özgürlük bağışlayarak ruhuma, İsa neden yardım etmiyor bana? Yazık! Doldu vadesi İncil’in! İncil! İncil! Tanrıyı bekliyorum oburca. En aşağı soydanım oldum olası ” (CBM: 61 -62). İnsanın ölümlü bir varlık olması, Rimbaud’nun gözünde ölümü de saçma kılmakta ve ilahi düzene öfkesini daha da artırmaktadır. Aslında içten içe yaşanan ve şiirinde dile gelen kişilik çatışması, şairde, yalnızca kurulu düzene bir başkaldırıyı değil, aynı zamanda bu düzene yabancılaşmayı ve yalnızlaşmayı derinden hissettiren değişken insanlık durumlarını yaratmaktadır. Bu yalnızlığa Tanrı’dan cevap alamamaktadır şair: “  De profundis Domine, amma da budalayım! ” (CBM:  63). Şair kendisini zindana kapatılmış bir kürek mahkûmuna benzetmekte; dünyadan “öteki âleme”   gidişin nedenlerini alaycı bir tavırla sorgulamaktadır. Geçmişinde cennetin müjdecisi olan ayinler, ritüeller şu an “hiçliğin”   ifadesi olmaktan öteye geçmemektedir. Aşağı soydan oluşunu kendisini siyahi ırkın atası kabul edilen Ham’ın bir mensubuna benzeterek dile getiren şair, özgürlüğü tanrı tarafından elinden alınmış biri olarak tarif etmektedir kendisini “ Giriyorum Ham’ın çocuklarının  gerçek krallığına ” (CBM: 65). Dünya   onun için hâlihazırda bir cehennemdir zaten; cenneti hak etmek için rol yapmaktadır herkes; o da bir an bu role kaptırmaktadır kendini: “  Aklım başıma geldi. İyidir dünya. Kutsayacağım yaşamı. Seveceğim kardeşlerimi. Çocukluk vaadleri değil bunlar artık. N  e de  yaşlılık ve ölümden kaçıp kurtulma umudu. Tanrı gücümdür benim ve överim Tanrıyı ” (CBM: 66).  Ne var ki şair, kendisinde kurtuluşa erecek gücü bulamamaktadır; aklı inancının önünde gitmemiş olsaydı  belki de farklı biri olurdu, tıpkı çocukluğundaki gibi… Hiçbir şeyi sorgulamadan, herkes gibi sıradan  biri olmak isterdi belki, ama yaşam ona bambaşka bir yol çizmişti bir kere. Rimbaud, lanetli biri olma  pahasına kendi köklerinden koparak kendi varoluş anlayışını yaratmaktadır: “ Tanrı bir verseydi bana, Tanr  ısal, göksel dinginliği, tapınmayı, -  yaşlı ermişler benzeri. –     Ermişler! Güçlüler! Keşişler,  sanatçılar istemediğin kadar! Sonsuz güldürü! Ağlatacaktı beni masumluğum. Bir güldürüdür yaşam, hepimizin yaşamak zorunda olduğu. ” (CBM: 67) Rimbaud için yaşamın bizzat kendisi cehennemi temsil etmektedir; cennet ise çocukluğuyla  birlikte kaybolup giden ve asla geri gelmeyecek olan bir kavramdır. Cehennem şeytanın mekânı olduğuna göre, şair de bulunduğu mekânda kendisini metaforik bir cehennemin içinde hissetmek  tedir. Cehennem Gecesi   adlı şiirinde, “ iyilik ve mutluluğun görüntüsünü şeytanın mekânında betimleyebilme”   arayışındadır (CBM: 69). Ne var ki, şeytan da onun yalnızlığını derinleştiren bir unsur olmanın ötesine geçememektedir. Rimbaud’nun mücadelesi, bu anlamda, yalnızca Tanrıyla sınırlı değildir: “ Sus, kapat çeneni! Utanç ve ayıplama burada: Ateşin pis, öfkemin alabildiğine saçma olduğunu söyleyen Şeytan. –    Yeter!... Bana fısıldanan yanlış düşünceler, büyüler, düzmece kokular, çocuksu müzikler. ” (CBM: 70).   Şair bu cehennem gecesinde tam bir histeri krizi yaşamaktadır: “  Merhamet Tanrım, korkuyorum. Susadım, çok susadım! Ah çocukluk… ” (CBM: 70) Tanrı ve Şeytan  bir arada onu boğmaktadır. Hangisine teslim olmalı? Hangisinden medet ummalı? İyilik ve Kötülük aslında insanın kendi doğasında olan, iradesi doğrultusunda kullanabileceği kavramlar ya da davranışlar değil midir? Rimbaud kendisini sürekli bir biçimde cehennemde hissettiği için cehennemdedir; bu nedenle, ne toplumsal ne de ilahi düzenler onun bu ruh haline çözüm olabilmektedir: “ Şuradakiler, dürüst insanlar değil mi, iyiliğimi isteyen! Gelin… Bir yastık var ağzımın üzerinde, duymuyorlar beni, hayalet bunlar. Zaten kimse düşünmüyor bir başkasını. Yaklaşmasın kimse. Hiç kuşkusuz, sanığım günah işlemekten. ” ( CBM: 70). İçinde bulunduğu karanlık mekânda, Rimbaud aslında şeytanlığı kendi kişiliğinde barındırmaktadır; sanki görünmeyeni görebilen  bir şair vasfındadır ve evrenin bütün gizlerini yalnızca o bilmektedir: “ Ortaya çıkartacağım bütün gizleri: Dinsel ya da doğal gizler, ölüm, doğum, gelecek,, geçmiş, kozmogoni, hiçlik. Ustasıyım  görüntü oyunlarının. Dinleyin!... Tümüne sahibim yeteneklerin! ” (CBM: 71).   Şairin yeteneklerini sergileyebilmesi için Geçmiş ve Şimdi, Şeytan ve Tanrı, Kötülük ve İyilik bir arada olmalıydı: “  Kendi cehennemim olmalıydı öfke için, gurur için kendi cehennemim - ve sevginin cehennemi; bir cehennemler birliği .” (CBM: 72). Bu ikilemleri yaşamayan bir şair, Rimbaud’ya göre, gerçek anlamda evrenin sırlarına nüfuz edemez ve Baudelaire’deki şiir anlayışına benzer biçimde, en sıradan nesnelerden ya da olaylardan  yeni    bir şey yaratamazdı. Ülküsü belirgindir artık Rimbaud’nun: şiir yoluyla, her türlü çirkinliğin ve güzelliklerin içinden yeniden doğmak!   Gerçek Âlem - Görünmeyen Âlem Paradigmasın da Cennet- Cehennem İmgeleri   Cehennemde Bir Mevsim ’in Sayıklamalar I, Deli Bakire Çekilmez Güvey   adlı bölümünde, Rimbaud, Paul Verlaine ile yaşadığı eşcinsel ilişkiyi; bu ilişkinin ruhunda yarattığı ikircikli duyguları dile getirmek için İncil’de geçen bir meselden v   hareket eder. Şair, cehennem yoldaşı Verlaine ile  birlikte, dinsel ve geleneksel değerlere aykırı sayılan bu yasak ilişkinin sancılarını, gelgitlerini çekmekte; bir o kadar da tutkusundan kurtulamamaktadır. Başkalarının gözünde şeytani âlemi, utancı, çirkinliği hatta iğrençliği ifade eden bu yaşam biçimi için Rimbaud şöyle bir yaklaşım sergilemektedir: “ Gerçek yaşam yok. Dünyada değiliz biz. Gidiyorum, böyle gerekiyor, onun gittiği yere. Ve çoğu  zaman kızıyor bana, ben zavallı insana. İblis! ” (CBM: 74). Eşcinsellik utancını övünce dönüştürmek  gibi bir çılgınlığın peşinde olduğunu itiraf eden Rimbaud için Verlaine’in varlığı, aşkın da, yaşamın da gizlerini çözebilmek adına gerekli bir unsur olarak görünmektedir: “  Belki de yaşamı değiştirecek gizleri vardı? ” (CBM: 76). Ne var ki, ne Rimbaud ne de yasak sevgilisi, karşı konulamayan bu  bağımlılığın zevkini şairin kendi deyimiyle bir “hüzün cennetinde” yaşamaktan öteye gidememektedir. Gerçek dünyanın kanunları altında ezilen sıra dışı ve “ lanetli ”  bir çift için Tanrı’nın dayattığı cennet kavramı da anlamını yitirmekteydi. Bu nedenle, kendi yarattıkları cennette yaşayabilmenin yolu çılgınlıktan ya da bir “uyurgezer” gibi yaptıklarını hatırlamamaktan mı geçmeliydi? Rimbaud, tüm semavi dinlerde yer alan Yedi Uyurlar  ın öyküsüne işaret eder: “ Uyuyacağız bilinmez kentlerin taşları üzerinde, kimsesiz, kaygısız. Ya da uyanacağım ki yasalar, töreler değişmiş olacak, onun (Verlaine) büyü gücü sayesinde ” (CBM: 78). Yedi Uyurlar  ın özgün anlatısında, inançlı kişilerin kralın zorbalığından kaçıp bir mağaraya sığınmaları ve orada yıllarca uyumaları anlatılır. Rimbaud bu anlatıyı ironik bir biçimde  zorba   Tanrıdan kaçarak kendisini güvende hissettiği Verlaine’in yanıbaşında olmak biçiminde uyarlamaktadır.   Özel yaşamında yaşadığı sıra dışı deneyim, Rimbaud’nun şiir türüne yaklaşımında da sıra dışılığı getirmiştir. Sayıklamalar II Sözün Büyücülüğü    bölümünde şair, tıpkı dinsel - geleneksel değerler karşıtlığındaki gibi, geleneksel sanat yaratıları karşısında da alaycı, aşağılayıcı bir tutum sergilemektedir: Seviyordum saçma sapan resimleri, kapı aynalıklarını, sahne dekorlarını… atalarımızın  serüven kitaplarını, peri masallarını… budala nakaratları, yapmacıksız ahenkleri. Seferler düşlüyordum, öyküsü yazılmamış keşif yolculuklarını, hırgürsüz cumhuriyetleri, bastırılmış din savalarını, töre devrimlerini, ırkların ve anakaraların yer değiştirmelerini: inanıyordum bütün büyülere   (CBM: 81). Rimbaud’ya göre dinsel dogmalarla biçimlenen kültürün ürünleri de dogmatik unsurlar içermekte; sınırlandırılmış kalıpların dışına çıkamamaktadır. Şair, görünmeyen âlemin sırlarına nüfuz edebilmek için kendisine “şair  - falcı” ya da “şair  -  büyücü” gibi bir misyon edinmiştir. Bunun örneği olarak da, ünlü Sesliler    şiirine atıfta bulunmaktadır. Kutsadığı çılgın yaşamı gibi, dizeleri de çılgın olmalıydı, başkaldırı temelli bir şiir anlayışı kurmalıydı: “  Kutsal buldum sonunda aklımın düzensizliğini ” (CBM: 84). Tanrının yarattığı düzene karşı kendi yarattığı “düzensizlik”   düzeni söz konusuydu. Bu metaforik düzenin Tanrısı da ancak Rimbaud’nun kendisi olabilirdi elbette. O,  bilgeliği (Ateşi) Tanrıdan çalan Prometheus gibidir. Marcel Coulon’a (1923) göre Rimbaud “ mutlak  gerçeklik arayışında İsa olmayı değil Mesih olmayı yeğlemiştir  ”. Ne var ki  Mesih Rimbaud   ilahi kurtuluşa değil, kendi kurguladığı “pozitif akılcılığın” rehberindeki kurtuluşa davet etmektedir bizleri. İkinci bölümde geçen “Sözün büyücülüğünü” ya da “simyasını” örnekleyen kimi dizelerinde Rimbaud, içinde yaşadığı ve kendisine göre sonsuz olarak kabul ettiği âlemi şöyle betimlemektedir: “  Denize eklenmiş güneştir sonsuzluk […] Ölümsüz ruhum, verdiğin sözü tut […] Haydi, kurtar kendini  İnsanların oylarından. Ve ortak coşkularından, Uç haydi, gönlünce uç… Umut diye bir şey yok. Ne de Orietur  vi  var  ” (CBM: 86 -87). Rimbaud için, hatta ona göre herkes için, bilim ve akıldan öte bir âlem yok. Bir kurtarıcı  beklemek boşunadır. Onun zihnindeki mutluluk kavramıyla geleneksel mutluluk kavramı çatışma halindedir. Hatalar insan var oldukça hep olacaktır, herkes kendi hatasından, kendi günahından sorumlu olmalıdır. O, mutluluğu başkalarının günah saydığı şeylerde bulmaktan mutluydu, bu günahın vebalini de bir peygamberin taşımasına izin vermiyordu. “  Mutluluk! Onun tatlı mı tatlı dişi uyarıyordu beni horoz öterken, ad matutinum, Christus venit okunurken, en karanlık kentlerde ” (CBM: 88). Burada, İncil kaynaklı, umudu ve kurtuluşu simgeleyen “horoz” imgesi Rimbaud’nun şiirinde ironik  bir biçimde hüviyet değiştiriyor ve yasak aşkın simgesi erkeklik organını işa ret ediyor. Rimbaud mutluluğu yalnızca soyut bir kavram olarak hissetmenin ötesinde, kendince yarattığı değer yargısı doğrultusunda, onu somutlaştırma arayışındadır ve bu arayış tinsel değerlerin dayattığı kurallarla değil, tamamen kendi isteği ve iradesiyle olmalıdır. Michel Gravil  (2011), Rimbaud ile ilgili denemesinde bu tavrı şöyle yorumlar: “  Hristiyanlıktaki sonsuz kurtuluş fikrine karşı, Rimbaud anlık   yaratıcı ve arındırıcı dehayı öne çıkarır; böylece sonsuz zevkine vardığı nesnelerin - bunları kend  isi  yarattığı için. - değeri mutlak olur. ” Ne var ki, mutluluğun ve kurtuluşun gerçekleşmesinin önündeki en önemli engel ölüm gerçekliğidir. Şairin yaşamını bir şekilde etkisi altına almış olan ne Batı kültürünün özündeki Hristiyan ahlâkı ve dogmatik gelenekler ne de benimsediği akılcı ve bilimsel felsefe, ölüm gerçekliğinin ruhunda yol açtığı sarsıntıya kesin bir çare olamamaktadır. Bir kurtuluş seçeneği olarak gördüğü “aklın düzensizliği” de yeterli değildir. Olanaksız   adlı bölümde, şairin Tanrıyla ve ölümcül kaderle yüzleşmesi monologlar biçiminde tekrar başlar.   Rimbaud, dogmatik din kurallarını temelinde barındıran Batı medeniyetinden “ilk ve ölümsüz  bilgeliğe”, Doğu’ya kaçma eğilimindedir. Rimbaud’nun sözünü ettiği ilkel ve pagan Doğu’dur: “ Geçirmiyordum aklımdan Kuran’ın bozulmuş bilgeliğini ” (CBM: 91) demektedir. İlkel Doğu, yeryüzü cenneti anlamındaki Aden’i ifade etmektedir. Bu kaçış, mevsimi cehennemden ibaret Batı medeniyetinden kurtulma umudunu simgelemektedir, ancak şair nereye kaçarsa kaçsın hep   “kendisi” olduğu gerçeğinden kaçamayacağının bilincindedir. Tek sığındığı liman olan bilimin de ölüm gerçekliği karşısında “yeterince hızlı olmadığını” sabır ve çile gerektirdiğini düşünmektedir.   Bilincinin, içgüdüleri karşısında uyuduğunu ve uyuşuk kaldığını itiraf eden şair, uyanık bilinci, yine ironik bir biçimde, arınmışlık ve Tanrı’ya giden yol olarak tanımlar; ne var ki, bu yol ona kapalıdır ve zaten bu yolu da tanrıtanımaz anlayışı nedeniyle bizzat kendisi kapatmıştır. Rimbaud için Tanrı ve ölüm imgeleri birbirini tamamlayan, insanın yaşama isteğine aykırı iki unsurdur. Ölüm korkusu insanda çaresizliği, çaresizlik de sığınacak bir doğaüstü varlığı zorunlu kılmaktadır; bu nedenle, Tanrı imgesi, şaire göre, insanın, ölüm karşısındaki çaresizliği sonucu yarattığı hayali bir varlıktır. Bu bağlamda, varlığın en çekilmez yanı, Rimbaud’nun ölümün bilincinde olmasından kaynaklanmaktadır ve yaşam sevincine ters düşen bu durum tam anlamıyla “yürek paralayıcı mutsuzluk!”tur. Ben- Öteki Paradigmasında Vaiz -Noe l İmgeleri   Cehennemde Bir Mevsim ’in yedinci düzyazı şiiri olan “ Şimşek  ” adlı bölümde, Rimbaud ruhunda  barındırdığı sıradan ve sıra dışı iki kişiliğinin çatışmalarını, gelgitlerini betimlemeye girişirken; bir taraftan bilimin, diğer taraftan da din unsurlarının şekillendirdiği karmaşık bir şair portresi çizmektedir. Bu bölümde de Rimbaud, anlık ya da belirli bir süre varlığını hissettiren toplumsal görevlerine, bilimsel ilerlemeye ve insan emeğine değinerek bunların da aslında geçici bir avuntu olduklarından söz eder. Çünkü bilim de aslında birçok insan için dogmatik bir hüviyete  bürünmektedir: “  Hiçbir şey boş değil, haydi bilime ve ileri!’ diye haykırıyor çağcıl Vaiz, yani Herkes ”   (CBM: 94). Burada “Vaiz” hem dinsel bir kişilik (Hazreti Davud’un oğlu) hem d e bilimsel gelişmelerin nimetlerinden yararlanan tüm modern bireyleri ifade etmektedir. İnsanlığın, dine karşı bir seçenek olarak, bilimin aydınlığında ilerleyeceğine inanan Rimbaud, insan emeğinin sonuçta “ölüm” gerçekliği karşısında yeterince değerli kalmadığının, ölümün, ayırt etmeksizin iyiyi ve kötüyü yok ettiğinin altını çizer. Tanrı inancı olan kişilerin ölümden sonrası için umutları vardır; ne var ki Rimbaud’ya göre, dinler, ölümden sonra bir yaşamın müjdecisi olmak için vardır; ölüme çare bulmak i çin değil. Bilimin, Rimbaud için gerçekte ne derece yavaş olduğu, Şimşek    adlı bölümde de daha önceki  benzer vurgularla dile getirilmektedir. Rimbaud’ya göre, kendisinin tüm varlığıyla bağlandığı rasyonel gerçekçilik ile inançlı birisinin umudu olan “hakikat” ya da “metafizik gerçeklik”   arasında “ışık hızında” bir farklılık bulunmaktadır. Şair bu farklılığı inançlının dua anındaki psikozuyla betimler: “  Dörtnala gitsin yakarış ve gümbürdesin ışık  ” (CBM: 94). Yeteri kadar sabırlı bir kişiliğinin olmadığının bilincinde olarak Rimbaud, toplumsal ya da ilahi düzenin dayattığı “görev”leri tersyüz etmek gibi bir görevi yüklenmiştir. Bilinmezin peşinde olmak, görünmeyeni görebilmek için var olan düzeni yıkmak gibi bir koşullanma söz konusudur. Ne var ki Rimbaud, ne   toplum içindeki sıra dışı, anarşist “ben”ini, ne de çocukluğundan kalma hayalperest, naif “ben”ini tam olarak ortaya seremez; çünkü hangisinin tam olarak Rimbaud’yu temsil ettiği noktasında okur için hep bir belirsizlik vardır. Bu anlamda, Rimbaud’nun kimi zaman hiç kimseyi temsil etmediği, kimi zaman da herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği çeşitli ruh hallerini çizdiğini söyleyebiliriz. Mutlak sona (ölüme) mahkûm sonsuzluk arayışıdır bir yönüyle Rimbaud’da çoğul ruh hallerini yaratan ve söylemini de   sıra
Related Search
Similar documents
View more...
We Need Your Support
Thank you for visiting our website and your interest in our free products and services. We are nonprofit website to share and download documents. To the running of this website, we need your help to support us.

Thanks to everyone for your continued support.

No, Thanks